Yazar: fatihbirkan

Akşam mı oldu ?

gece ile ilgili görsel sonucu

AKŞAM MI OLDU ?

Dolduramıyorum bana verilen vakti hiç
Sıkıldım diyorum, yine akşam mı oldu?
Özgürlükte bir gece kılsam yıldızları çatı
Medeniyetten uzaktayım ne ferah oldu
Çocuklaşır insan böcek seslerini duyunca
Yalnızlık sobelendi, içime huzur doldu
Duyular beşten fazla, oysa bildik gör ve duy
Yara içinde kalsa kollarım, derim hatıra oldu
Yetsin artık dört duvar, dört kenar, dört cihet
İstediğim yer konak olsun, bak güneş doğdu
Akıyor zaman, geliyor gündüzden gece
Güneş ile filizleniyorum, içime umut doğdu
Tırmandım, en tepe sandığım yerlere
Yere baktım bir an, çiçekler, farkında oldum

Hayal Lokomotifi

lokomotif ile ilgili görsel sonucu

HAYAL LOKOMOTİFİ

Çekebilir mi hayal lokomotifim

Gerçeklerle dolu dünya vagonlarını

Makinisti ile yolcusu, hepsi benim kafilenin

Arıyorum çocukluğumda, tutuşturmaya korlarımı

Can biletimi verene kefilim, ancak

Bir yandan şaşırdım, anlatmaya sorunlarımı

İnanmazsın, desem raylarda yolum çetrefil

Bir bakmışsın bitmiş, severken torunlarını

Tutmaz akşamına çizdiğim istifim

Kaldıramıyorum şuandan sonralarını

Vurmayın hayalet düşmanlar, zaten sefilim

Sakla gözlerinle yaptığın yorumlarını

Söyleyince söner dertlerimin afiliği

Katamıyorum bu yüzden içimdekine başkalarını

 

Saniyeler

SANİYELER

Saniyeler başarımın, kaybedişimin nişanı

Gözlerim gördü yalnız şu anı

Yanlışlar tekrar tekrar

Bıraktım falanı filanı

*

Saniyeler akıyor tutuyorum nabzını

Başlıyor her birinde hayatım baştan

Eski sayfalarda yeni hikayeler saçma

Uyguladım hayatıma, görüyorsun farkını

*

Yüz sene var daha jübileme

Dikkatimde duygular

Yok kalemimde kekeleme

*

Nerede bireysel özgürlüğüm

Alabilecek miyim ne varsa aklımda

Çöplerimi karıştıracağım hayatımın geri kalanında

Koyduğum kurallar yaşamımın her anında

Saçmalamak kağıdın üzerinde

Kalemimle oynamak beyaz sayfalarda

Eğlenmek

*

Bölgeler ayrılmış tellerle birbirinden

İstemedim kapanmak herhangi bölgeye

Omuzlarım geride, istemem eğilmek

Küçük nefesler alıyorum

Giriyorum yine hücreme

Değişmez gözümün önündeki hisler

Etler ve kemikler

Gürültü ve melodiler

*

Sıkıntı beyinde mi?

Gerçeğin kendisinde mi?

Korku bilinende mi?

Tarif edilemeyende mi?

*

RET

Taşların Arasındaki #2

İkinci Kısım

Evleri ahşaptan ve yüksek çatılıydı. İçeri girince burnunuza cila kokusu geliyordu. Kapının karşısında şöminenin ateşi sönmeye yüz tutmuştu. Yanına sıralanmış odunların hepsi muntazam ve eşit uzunlukta kesilmişti. İçerisi soğuğa yakın serindi.

Kasaba yazın son günlerini yaşıyordu. Sabahları soğuk geçiyor, öğlen güneş içinizi biraz olsun ısıtıyor, akşam serinlik kendini belli ediyordu. Gün aşırı hakim hava değişebiliyordu. Bölgenin güney kısmında tepelerin arkasında büyük dağ görünüyordu. Önündeki sisten manzara çoğu zaman bulanık olurdu.

Yüksek çatılı binayı geceleri ısıtmak zorlaşıyordu. Duvarları gün ortasında yalayan güneş, akşamın ilk saatlerinde depoladığı ısıyı kullanıyor sonrasında evin içindekileri serinlikle baş başa bırakıyordu.

İki katlı ev çevreye göre lüks denebilecek kadar güzeldi. Girişinde küçük bahçesi, sıcak günlerde oturmak için balkonu vardı. Demir direklere dallarını örmüş asma ağacı, mevsiminde üzümlerini tatlı tatlı sallandırırdı. Kapıdan içeri girdiğinizde tahtalar her adımınızda gıcırdardı. Gizli bir iş yapmayı bırakın yürümek bile ben buradayım diye bağırmakla eş değerdi. Üst katında odalar, alt katında mutfak ve büyük bir salon vardı.

Şimdi ise şöminenin başında siyah büyük paltosuyla uzun boylu geniş omuzlu bir adam oturuyordu. Sıska Ferit lakabını hak edercesine zayıftı. Genetik olarak şanslıydı, o ise kendine iyi bakmamış, zayıflamıştı. Ferit parlak bir geçmişe sahipti. Okul yıllarında zeki bir öğrenci olmuş, başarılı ortalamalar yakalamışken, askerdeyken de cesur bir er olmuştu. Lakabı bütün hayatı boyunca onu takip etmişti. Kırklı yaşlarda olan Sıska Ferit boyuna ve ince yapısına ulaştığından beri neredeyse 20 yıldır bu yakıştırmayı taşıyordu.

Yüzü şömineden yanaydı, gözleri küllerin arasına dikilmişti. Dizlerinin üstünde durmuş ateşi yakamaya çalışıyordu. Kapı  açıldı. Tahtalar gıcırdıyordu. Hafif kütlesiyle tahtaların üstünde yürüyenin kim olduğunu anladı. Arkasına bakmadan;

-gel evlat, gel içeri, yorulmuşsundur

Çocuk eve vardığında yorulduğunu yeni yeni fark etmişti. Şöminenin yanındaki koltuklardan birine uzandı. Üzeri el işçiliği kilimlerle örtülmüştü. Dokusu insanı rahatsız edercesine sertti. Çocuk ”Böylesi daha iyi” diye düşünürdü hep. Fazla rahatlık ona göre değildi. Aşağı şehirden getirdikleri yumuşak yatağını sevse de, arada yerde yatmak ona keyifli gelirdi. Koltuğuna yerleştikten sonra, heyecanlı mutlu ve gülümser bir şekilde

-yoruldum ya yorulmaz mıyım, onca yol geldim ama olsun yarın yine gideceğim sonraki günde

-git tabii bakarsın bende seninle birlikte gelirim.

Bu diyalogdan sonra bir süre sessizlik oldu. Dışarıdan hiç ses gelmiyordu, içeride ise bir tek yeni tutuşmaya başlayan ateşin çatırtıları duyuluyordu.Çocuk bir süre hayallere daldı. Gözlerini tavana dikti. Sonra sofra kuruldu. Yemekte balık, yanında da biraz yeşillik vardı. İkisi de tabaklarıyla ilgilenmeye başladılar.

Bir çocuk ve bir adam koca evde birlikte kalıyorlardı. Ne zamandır orada olduklarını adam unutmuştu bile, çocuk ise kendini bildi bileli oradaydı.

Ferit çocuğun gerçek amcası değildi, lafın gelişi öyle seslenirdi, çocuk ona ne diyeceğini bilemezdi. Anne babası hakkında bildikleri ise çok fazla değildi. Birkaç kez düşünmüştü bu konuyu, aynı zamanda amcasına da sormuştu. Sen evlat.. Eee.. Şey.. ile başlayan cümlelerden de pek bir şey anlamamıştı.

Annesinin hayatta olmadığını biliyordu. Babasının nerede olduğu ise meçhuldü. Karısının ölümünden sonra aklını toparlayamamış, kendini yollara vurmuştu. En son Sıska Ferit’e bir emrivaki ile çocuğunu emanet etmiş, Ferit ise biraz işi olduğunu bir güne kalmaz döneceğini sanmıştı. Ancak çocuğun babasını gördüğü son an buydu.

Başına bir şeyler geleceğini önceden sezmişti. Akıl sağlığı gitgide kötüye gidiyordu. Yemeden içmeden kesilmiş, uyuyamaz olmuştu. Şöyle bir dalıp gittiğinde ise sayıklar, diğer zamanlarda ise  kendi kendine daima konuşur olmuştu. Sonunda da çekip gitmişti.

Babasıyla uzun zamandır arkadaşlardı. Birbirlerine herkesten çok güvenirlerdi. Sıska Ferit, arkadaşının kaybından sonra olan biteni hem uzaktan izlemiş hem de bizatihi içindeymiş gibi yaşayıp görmüştü.

Çocuk ve amcası baş başaydı.

Taşların arasındaki

IMG_-nlgncv

Birinci kısım

Taşların arasındaki karınca için sıradan bir yaz günüydü. Sıcaklık ve bozkır. Diğer günlerde buna şahit olmuştu. Bozkırın bittiği noktada yeşil ağaçlar oysaki bugün farklı görünüyordu. Güneş yapraklara en güzel açılarla vuruyordu. Hamağında uzanan çocuk gözlerini kapamıştı. Kulağında ormanın sesi, yanaklarındaki teri soğutan rüzgarın nefesi vardı. Huzur gözün görebildiği noktalara kadar uzanıyordu. Sarı ve yeşilin ayırdığı araziler yıllarca burada beraber yaşıyordu. Hanedanlıkları gözlerin içine bakan gözlere dahi tesir ediyordu

Çocuk ayaklarını aşağıya sallandırdı ve doğruldu. Gözlerinde merak ve mahcubiyet vardı. Çıplak ayakları yerin soğukluğunu hissediyordu. Ayak parmakları taşların ve çalıların engebesi ile nizamsız duruyordu. Geniş yapraklardan oluşan ormanın çatısı ancak yüzünün sol tarafına ve sol kolunun bir kısmına kadar güneşe izin veriyordu. Günün son ışınları boynuna ısı veriyordu.

Sağ tarafında kocaman yaprağın üstündeki dala konmuş kumru, içine biriken suyu yapraktan yudumluyordu. Gerdanında süsleri, yürüyüşünde genç bir hanımın zarafeti vardı. kulaktan içeri giren her ses bir bütünün parçası gibi uyum içindeydi. Anı tanımlayan tek kelime huzurdu. Toprağın kendine açtığı boşluktan akan su nasıl zararsız ve aynı zamanda yoluna gitmekte mücadeleci ise bütüne ait olanlar aynı örmekle hareket ediyordu.

Aynı zemin üzerindeki her saat, her gün birbirinden farklıydı. Kasaba sakinlerinden biri ağaçlık alana gitmeye karar verse gittiği patika üzerinde her seferinde bir değişiklik ile karşılaşırdı. Üç gün önce yanından geçtiği ağacın şimdi kabukları dökülmüştü. Yere bastığı noktada adını bilmediği sarı çiçekler açmıştı. Ağzına doldurduğu meşe palamutları ile koşan sincap oradaydı. Kuşlar evvelkinden daha canlı ötüyor, aralarındaki muhabbeti geliştiriyordu, sesleri kulaklara tiz ve yüksek geliyordu. Koca gövdeli ağaçların altında mantarlar bitmişti. Toplamak isteyen üstüne basmamak için dikkat etmeliydi. Ormanın çatısından bir kuru dal düşmüş, çam fıstıkları siyah siyah yerlere serpilmiş, avcının tüfeği kuşları susturmuş, bir yaban domuzu bir tavşan belirivermişti belkide. Saatler güneşin sıcaklığı yer ve gök sıkılmak kelimesini kaldırıyordu tutkusu olan insan için.

Çocuk dinlenmişti. Temiz havada ve ormanın içinde. Gürültü yoktu. Her ses doğaldı. Eve dönmeye karar verdi. ”Yola çıkmalıyım” diye düşündü. Eşyalarını topladı, ayakkabılarını giydi. Dönmek için hazırdı. Ama dönmek istemiyordu. Günün en güzel saati güneşin batmasına yakın olan vakitti. Daha iki uzun saat vardı o vakte ulaşmaya. Bu dilimde, hafif karanlık altında burada olmayı arzuluyordu. İstemese de dönüş yoluna koyuldu. Ama mutluydu, her günün değişmeyen bir tarafı var ise o da istediğini yapabilmesiydi. İçi rahattı, huzurluydu.

Ağaçlık alanda kaybolmak kolaydır. Giderken ve dönerken manzara değişik olur. Şimdi gözlerinin hizasında sadece ağaçlar vardı. Birbirlerine benziyordu. Neyse ki evine vardı. Birkaç evden oluşan kasabada, en baştaki evden içeri girdi.